10.sınıf dil ve anlatım çalışma kagıdı

Konu 'Dil ve Anlatım 10. Sınıf' bölümünde Moderatör Gül tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0

    Açıklayıcı Anlatımın Özellikleri
    Bu metinlerde amaç okuyucuya bilgi vermektir. Genelde öğretici (didaktik) metinlerde bu anlatım türü kullanılır. Onun için makale, eleştiri gibi yazılarda, tarih, coğrafya gibi ders kitaplarında bu teknik kullanılır. Yazar, okuyucunun bilmediğini düşündüğü bilgileri okuyucuya aktarır. Onu bilgilendirir. Yazarda, bu bilgileri ben biliyorum, okuyucu bilmiyor, anlatayım da öğrensin anlayışı vardır.

    Klasik paragraflarda yani giriş, gelişme, sonuç cümlelerini içeren paragraflarda bu yönteme başvurulur.

    Önce giriş cümlesiyle konu ve bakış açısı verilir, sonra gelişme cümleleriyle yardımcı düşünceler aktarılır ve ana düşünce belirtilir. Paragraflarda ana düşünce genellikle sonda bulunur ilkesine uygun bir anlatım yöntemidir.

    Örnek: Teknik, bilimin kristalize olmuş halidir. Yani bilimin araç-gereç ve makineye dönüşmüş halidir. İnsanoğlu onun sayesinde ilkçağların karanlığından sıyrılmıştır. Kendine daha çok zaman ayırıp kültürel yönden olgunlaşmıştır. Birbirini sevmeyi, barış içinde bir arada yasamayı öğrenmiştir.


    Bu paragrafın ilk iki cümlesi tanım cümlesidir. Diğerleri açıklama cümleleridir.


    Konu: Tekniğin ne olduğu ve insana neler sağladığı

    Yard. düşünce: Tekniğin insana zaman kazandırması, kültürel olgunlaşmayı sağlaması

    Ana düşünce: Teknik insana birbirini sevmeyi ve barış içinde bir arada yaşamayı öğretmiştir.

    Örnek: Divan edebiyatı Arap ve Fars edebiyatının Türk edebiyatındaki uzantısıdır. Hem içerik hem de biçim yönünden tam bir taklittir Divan edebiyatı. İşlenen konulara doğru düzgün bir konu eklenmemiştir. Biçim için de geçerlidir bu. Divan şairi, bu açmazdan kurtulmak için söz oyunlarına başvurmuştur. Bu nedenle Divan edebiyatı bir marifet gösterme edebiyatıdır.


    Bu paragrafın konusu ilk cümlede, ana düşüncesi son cümlede bulunmaktadır. Diğerleri yardımcı düşünceleri veren cümlelerdir.

    Konu: Divan edebiyatının özellikleri

    Yard. düşünce: Divan edebiyatının içerik ve biçim yönünden Arap ve Fars edebiyatlarının tekrarı olduğu

    Ana düşünce: Bir taklit olan Divan edebiyatının tek özgün yanı söz sanatlarına sahip olmasıdır.

    Birinci cümlede konu, son cümlede ana düşünce verilmiştir.

    Örnek: Öykü, boyutu ne olursa olsun, doğaya ve insana özgün bir bakış, özgün bir eleştiridir. Yaşamımıza yeni anlamlar, yöntemler, yorumlar getiren bir yazın sanatıdır. İster içten ister dıştan anlatsın; ister bir kişiyi, ister bir toplum kesitini anlatsın bir öykünün özentisiz, yalın, acık, gerçek, inandırıcı, kısa, vurgulayıcı ve çarpıcı nitelikte olması gerekir.

    Birinci cümle konuyu, son cümle ana düşünceyi vermektedir.

    Bu açıklama paragrafında da tanımlama dışında başka bir anlatım yöntemi kullanılmamıştır.

    Konu: Bir öykünün tanımı ve önemli özellikleri

    Yard. düşünce: Öykünün yaşama yeni anlamlar, yöntem ve yorumlar getirmesi.

    Ana düşünce: Ne anlatılırsa anlatılsın özentisiz... çarpıcı bir nitelikte olması gerekir.


    Örnek: Çocukluğum ve ilk geçliğim, haber saatleri dışında çok az açılan büyük bir radyodan başka lüksü olmayan ahşap bir evde geçti. Oturma odamızda duvarların tek süsü de babamın her yıl aralık ayı başlarında alıp getirdiği takvimlerdi. Üzerindeki resmi en ince ayrıntısına kadar ezberlediğimiz eski takvimin yerine yenisinin asılmasını büyük bir heyecanla beklerdik. Takvim yapraklarını koparmak babamın işiydi ve bunu son derece ciddiyetle yapardı. Takvimler bizim dünyaya açılan pencerelerimizdi.

    Görüldüğü gibi bu parçada yazar bizim bilmediğimiz çocukluk anılarından söz ediyor. Daha açık bir ifadeyle yazar bu yazıyı, benim çocukluğumu okuyucu bilmiyor anlatayım da öğrensin diye düşünerek yazmıştır. Yani açıklama tekniğini kullanmıştır.

    Örnek: Yazar olarak amacımın biri elbet yaşama tanıklık etmektir. Yaşanan değişimi yansıtmak. Ama bu kadar değil. Sonuç çıkarırım. Bunu serperim satırların katmanları arasına. Yazınsal yazıda birden çok katman bulunur. Resimde müzikte de öyle değil mi? Okur bu katmanlar arasına döşeneni bulur, onlardan, yararlanır. Yazarlığım görevci bir anlayışa yaslanır. Isıtarak, kavratarak, kabul ettirerek okurumu etkilemek isterim. Baştaki amacım etkilemektir diyebilirim.

    Yazarın açıklamak istediği şey yazarlıktaki amacıdır. Yazı yazmaktaki amacının ne olduğunu açıklıyor. Parçayı, yazarın aşağıdaki yazıyı yazmaktaki amacına dikkat ederek okuyalım.

    Örnek: Deneme sözcüğünü yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Montaigne'in türlü konular üzerindeki düşünceleri gözden geçirilirse bu düşünceleri hiçbir plana uymadan hiçbir şeyi kanıtlamaya çalışmadan, sırf düşünmekten zevk aldığı bu zevki bize tattırmak istediği için yazdığı anlaşılır. Onun denemelerinin konusu bütün hayattır, hayat tecrübeleridir. Bu tecrübeler insan ruhu üzerine eğilen, gördüğünü tatlı bir dille ****lsiz ispatsız anlatan görgülü bir adamın hayatından derlenmiştir.


    Okuduğunuz parçada yazar, deneme türü üzerine bize bilgiler vermeye çalışıyor. Yazarın tavrı, bunları ben biliyorum ama okuyucu bilmiyor, öyleyse okuyucuyu bilgilendireyimdir. Demek parçada açıklama tekniği kullanılmış.


    Örnek: Halide Edip Adıvar'ın Bütün Eserleri serisinin ilki olarak yayımlanan Mor Salkımlı Ev, yazarın çocukluk günlerinden 1918'e kadar olan hatıralarıdır. Bir roman üslubuyla kaleme alınan eser, edebiyat meraklılarına olduğu kadar yakın dönem Türk tarihiyle ilgilenen okuyuculara da hitap ediyor. Yeni İstanbul Gazetesi'ndeki yayımı ve hatıralarının İngilizce baskısı ile karşılaştırılarak hazırlanan Mor Salkımlı Ev, yazarın özgün anlatımı ve sadeleştirilmemiş orijinal diliyle ve günümüz genç okuru da düşünülerek notlar ve açıklamalarla sunuluyor.

    Okuduğunuz parçanın yazarı, bu parçayı yeni yayımlanan söz konusu kitap üzerine okuyucuya geniş bilgi vermek için yazmıştır. Yani açıklama tekniğini kullanmıştır.

    Örnek: "Maddeler arasında iki tür tepkime olur: Fiziksel değişimler (hal değişimleri) ve yeni maddelerin oluşumunu sağlayan kimyasal tepkimeler. Isı her iki tepkimeyi de hızlandırır. Bunu görebilmek için iki bardak alın ve birine soğuk su, diğerine de sıcak su doldurun. Bardakların ikisine de aynı anda birer kaşık tuz atın ve izleyin. İki bardakta da tuz çözünecektir. Ancak sıcak su dolu bardakta tuzun daha hızlı çözündüğünü göreceksiniz."


    Örnek Soru: Eylülde Kaçkarlar'ın çevresinde "kestane karası fırtınası" gelip çatar. Kestanelerin dökülme zamanıdır artık. Yöre insanı için kestanenin hem meyvesi, hem de kerestesi çok değerlidir. Çünkü evlerin özellikle dış cephesi bu ağaçtan yapılır. Rüzgârlar vadilerde uğuldamaya, yapraklar dökülmeye başlamıştır bugünlerde. Karın habercisi olan "karakuş" birazdan pencerenin pervazına tüner. Derinden kurt sesleri gelir. Orman tüm yaşamıyla hazırdır uzun ve beyaz kışa.

    Bu parçanın anlatımında, aşağıdakilerin hangisinde verilenlerden yararlanılmıştır?

    A) Karşılaştırma, tanımlama, öyküleme
    B) Açıklama, öyküleme, betimleme
    C) Tartışma, karşılaştırma, öyküleme
    D) Tanımlama, örnek gösterme, betimleme
    E) Açıklama, tartışma, örnek gösterme (ÖSS-2000) Yanıt: B
    beanatolia, iftadiye ve a_y_t_ü_l bunu beğendi.
  2. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Tartışmacı Anlatımın Özellikleri
    1.Dil daha çok göndergesel işlevde kullanılır.
    2.Düşünce ve duygular kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.
    3.Dil ve ifade sade, gösterişsiz ve pürüzsüzdür.
    4.Gereksiz ifadelere yer verilmez.
    5.Karmaşık ve anlaşılması güç cümleler kullanılmaz.
    6.Ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimeler yoktur.
    7.Savunulan ve karşı çıkılan görüşlere yer verilir.
    8.İki farklı bakış açısının olduğu konular bu türde işlenmeye daha elverişlidir.
    9.Fıkra, deneme, makale, röportaj gibi türlerde kullanılır.
    10.Yeteneğe, bilgi ve deneyime göre yöntem belirlenir.
    11.Eleştirici bir bakış açısıyla yazılırlar. Anlatım tarzı sohbete varabilir.
    12.İhtimal bildirmeyen, kesin, kanıtlanmış bilgiler kullanılır.

    Bu tekniği kullanan yazarın amacı, okuyucunun herhangi bir konudaki fikrini değiştirmektir.

    Bir konu üzerinde en az iki görüş vardır. Bu görüşlerden birisi yazarın görüşü, diğeri veya diğerleri başkalarının -belki de okuyucunun- görüşüdür. Yazar değişik yöntemler kullanır, ****ller getirir, ispatlar yapar ve parçanın sonunda kendi görüşünü haklı çıkarır.

    Bu teknikle yazılmış parçalarda genellikle karşılıklı konuşma havası vardır. "Bence, bana göre, kanımca, bana öyle geliyor ki" gibi öznel yargı bildiren sözler dikkati çeker.

    Tartışma yönteminde antitez, tezin önemini belirtmek, doğruluğu konusundaki kuşkulan yok etmek için kullanılır. Hızlı ve ekonomik okumalarda antitez bölümünün atlanması ana düşünceyi kavramayı engellemez.


    Örnek: Doğayı sevmek;güzel bir nisan sabahı kırlarda dolaşmak, bir tek çiçeği koparmamak, bir tek karıncayı incitmemek değil, onu korumanın ve sevmenin bilincine ulaşmaktır.

    Kırmızı renkli bölüm antitezdir.

    Örnek: Kimi sanatçılar, sanatın amacını içerik olarak görür. Onlara göre iletecek bir şeyi olmayan, tek satır bile yazmamalı. Kimileri ise sanatı biçim olarak algılar. Onlara göre güzel olmayan hiçbir şey sanatsal değildir. Oysa sanatta içerikle biçim etle tırnak gibidir.

    Kırmızı renkli cümle tez'dir.

    Örnek: Hayır, kültür bir birikim ve sentezdir. Kim görmüş tümüyle özgün ve bir dönemde yaratılmış kültürü? Bir ulusun ya da bir toplumun kültüründe onlarca toplumun ve binlerce yılın katkısı vardır.


    Kırmızı renkli cümle tezin son cümlesi yani ana düşünce cümlesidir. Bu ana düşüncenin karşıtı "hayır"dan önceki bölümde verilmiştir. Ancak bu bölüm burada verilmemiştir. Ama biz onun ne olduğunu tezin karşıtını alarak çıkarabiliriz.


    Örnek: Her gece iki üç film seyreden televizyon tutsakları neyse, bir günde bir roman bitiren otobüste, trene, yolda, yatakta okuyanlar da odur. Yığınla kitap okumak övgüye değer değil bence. Okuyup düşünmek, o yapıtı yeniden yaratmak önemli. Bu da bir emek, sabır ve planlı çalışma işi. Diyeceğim on beş günde ya da ayda bir roman bitirip tam bitirmek. Bu nedenle "Çok okuyun." diyenlere karşıyım.

    Kırmızı renkli bölümler antitez, diğerleri tezdir.

    Örnek: Yazarlar okudukları bir metinden yararlandıklarında yazın dünyasında bir kızılca kıyamet kopuyor. Efendim bu özgünlükle bağdaşmazmış. O zaman bu yazarın kendi eseri olmuyormuş, gibi. Bana göre yazar, kibarca esinlenme denilen bu işte son derece haklıdır. Hatta ileri gidip adapte yapmada da özgür olmalıdır. Bu vaveylayı koparanlar, eserlerini o ana dek okudukları eserlerin katkılarını dışarıda bırakarak mı yazıyorlar sanki?

    Okurken dikkat etmişseniz, yazarın görüşünün yazarların eserlerini yazarken başkalarından yararlanmalarının oldukça normal karşılanması gerektiği olduğunu sezmişsinizdir.


    Yazarın çürüttüğü görüş ise yazarların eserlerini yazarken, önce yazılmış hiçbir eserden etkilenmemeleri gerektiğidir. Yazar tartışma yöntemini kullanarak başkalarının görüşünü çürütüp kendi görüşünü öne çıkarıyor. Yani yanlış görüşte olanların görüşünü değiştirmek istiyor.


    Tartışma tekniğinde mutlaka farklı iki insanın olması ve parçada bunların isimlerinin geçmesi gerekmez. Önemli olan iki farklı görüşün varlığıdır ve bunların hangisinin doğru olduğu hakkında fikirler öne sürmektir. Hatta bu iki görüşün ikisi de yazarın görüşü olabilir, dikkat edilmesi gereken durum, fikirlerin tartılması ve doğru olanın belirtilmiş olmasıdır.

    Örnek: Atilla İlhan'ı önceleri, hakkı olmayan bir şöhretle yaşamaya alışmış bir ozan olarak görürdüm. Buna, az şiir yazmasını da ****l gösterirdim kendimce. Son zamanlarda birçok yönüyle inceledim onu. Hemen söylemeliyim ki ozanımız bu dünyaya Allah vergisi büyük bir şairlik yeteneğiyle gelmiş. Kendine özgü bir seziş, duyuş anlatış gücü var. Şimdi bana onun imzası olmaksızın bir şiirini verseler belki kısa süren bir tereddütten sonra bu şiir onundur diyebilirim. Başka ozanlara benzemiyor onun duyuşları, hele hakkı olmayan bir şöhretle yaşayan bir şairin duyuşları hiç değil.

    Parçada yazar kendine ait iki fikirden birini seçip üste çıkarıyor.


    Okuduğumuz parçada tartışma var ama tartışma yazara ait iki görüş üzerinde yapılmış, ortada iki farklı insan yok. Parça, bu haliyle de tartışma tekniğine örnektir.

    Örnek: Romantik ozanlardan biri olan Nerval'in sanat dünyasında adının anılmasını gereksiz görenler var. Bunlara göre sanatsal yönü pek güçlü değil onun. Oysa Romantik ozanlar arasında sembolistleri doğrudan etkileyen biri varsa o da Nerval' dir. Onun sembolizme katkısı en az Baudelaire kadar önemli, özellikle anılmaya değer. Tüm kitapları gerçek yaşamla düşler evreni arasındaki ilişkiyi çok güzel bir biçimde anlatan kitaplar.

    Parça tartışma tekniği kullanılarak yazılmıştır. Söz konusu ozan hakkında bazılarının olumsuz bir görüşü vardır. Yazar bunu kabul etmemektedir. Yazarın üste çıkardığı görüşe ve çürüttüğü görüşe özellikle dikkat e****m.


    Bu parçada yazarın çürüttüğü görüş. Nerval'in değerli bir ozan olmadığı görüşüdür. Yazarın görüşü ise bunun tersi Nerval'in çok değerli bir ozan olduğudur. Parçada bir görüş kötülenip bir diğer görüş yani yazarın görüşü haklı görülüyor, demek kullanılan teknik tartışma tekniğidir.

    Örnek: Değer verip baş tacı ettiğim bir yazar gözlem ile deneyimin aynı şey olduğunu savunuyor. Üstüne üstlük ****ller getirmeye çalışıyor bu konuda. Şimdiye dek büyük yazar diye bildiğim bu kişi bilmiyor ki gözlem farklı, deneyim farklı, Gözlem, herhangi bir şeyi iyi anlamak için, onun kendi kendine meydana çıkan türlü belirtilerini gözden geçirme eylemidir. Deneyimle karıştırmamak gerektir. Kimya ve fizik bilgileri deneyimle, astronomi bilgileri ise gözlemle elde edilir. Şu durumda deneyimle gözlem ayrı ayrı şeylerdir.

    Parçada tartışma tekniği kullanılmıştır. Tartılan görüşleri ve ağır gelen görüşü çıkarmaya çalışın.

    Okuduğunuz parçada yazarın çürüttüğü görüş gözlem ve deneyim'in aynı olduğu görüşüdür. Yazar bu görüşle kendi görüşü olan gözlem ve deneyimin tamamen farklı olduğu görüşünü tartıyor ve kendi görüşünün ağır geldiğini gösteriyor. Böylelikle tartışma tekniğini uygulamış oluyor.


    Örnek: "Tiyatronun önemli bir görevi vardır. Ancak bunu abartarak tiyatronun bir silah olduğunu söylemek ne kadar doğrudur? Tiyatro bir silah değildir, ama bir uyarıcıdır. Gerçi tiyatro tarihi içinde bazı temsillerin [oyun] ayaklanmalara sahne olduğunu, halkı heyecana getirdiğini görürüz. Ancak bu ayaklanmaları ortaya çıkaran tiyatro değildir; tiyatro ayaklanmaya uygun bir ortam içinde uyarıcı görevini yaptığı anda böyle ayaklanmalar ortaya çıkmıştır. Tiyatronun uyarıcı gücünün böyle geniş çapta bir devinimi gerçekleştirmesi, ancak o toplumun içindeki birikim ile olmuştur. Tiyatro, insanoğluna kendini gösteren bir aynadır; insanoğlunun eline silah veren bir yer değildir."
    iftadiye ve a_y_t_ü_l bunu beğendi.
  3. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Kanıtlayıcı Anlatımın Özellikleri
    1.İnandırma, aydınlatma, kendi görüşünü kabul ettirme amaç edinilir.
    2.Kavramları tanımlama ve açıklama önemlidir.
    3.Okuyucu ve dinleyiciyi ikna etmek, düşündürmek ve üzerinde durulan konudan uzaklaşmamak için bazı kelime, kelime grupları ve cümleler tekrar edilir.
    4. Konuşmacı ve yazar üzerinde durduğu konuyu aydınlatmak ve düşüncelerini kabul ettirmek için örneklere başvurur.
    5.Konuşmacı ve yazar konuyu aydınlatmak maksadıyla farklı kişilerin düşüncelerine müracaat eder.
    6.Kelimeler ve kelime grupları gerçek anlamında kullanılır.
    7.Dil daha çok göndergesel işlevde kullanılır.
    8. "Tanımlama, açıklayıcı betimleme, sınıflandırma örneklendirme, karşılaştırma, tanık gösterme, sayısal verilerden yararlanma " gibi düşünceyi geliştirme yollarından faydalanılır.
    9.Kanıtlayıcı anlatımda hitap edilen toplumun kültür düzeyi ve beklentileri önemlidir.

    Örnek metin

    YAZARLIK YETENEĞİ YİTER Mİ?
    Yazarlık yeteneği yiter mi? Eskiden yitmeyeceği kanısmdaydım. Yazar nihayet, ilerleyemez, bir noktada kalırdı; niçin yeteneğini yitirsindi? Bu konuda okuduğum iki yazı bende karıncalanma yarattı. Bunlardan biri oldukça eski: Bir mizah dergisinde belki de bir Halkevi Dergisi'nde (unuttum şimdi), Hüseyin Rifat'ın eskiden ne güzel şiirler yazdığı, hatta Hayyam'dan ne güzel çeviriler yaptığı ama artık yeteneğini iyiden iyiye yitirdiği söyleniyordu. Fazla önemsememiş olacağım ki ya da Hüseyin Rifat gibi hiçbir zaman yakınlık duymadığım bir şairle ilgili bir saptama bende hiçbir izlenim uyandırmamış olacak ki okuyup geçmiştim. Sonra bir gün Sartre (Satr)'ın 'Edebiyat Nedir?'ini okudum (O kitabın çok önemli bulduğum son bölümü, yani yarısı Türkçeye çevrilmedi). Sartre da Fransız edebiyatında bazı yazarların yeteneklerini yitirdiklerinden söz ediyordu. O zaman, o Mizah Dergisi'ndeki ya da Halkevi Dergisi'ndeki yazı da dirildi, yem' bir güncellik kazandı bende.

    Ama yine de yalnızca bir soruydu bu benim için: Yazar, nasıl olurdu da yazarlık yeteneğini yitirirdi? Okumuş olduklarını hiç mi hiç okumamış, daha önemlisi, yazmış olduklarını hiç mi hiç yazmamış bir duruma nasıl gelebilirdi?

    Bu iki yazıyı okuyuşumun üzerinden yıllar geçti. Sonunda şu kanıya vardım: Yitiyor, yitebiliyor. Bir şair bir gün daha kötü bir şair, bir yazar daha kötü bir yazar hâline gelebiliyor. Hatta, bir bakıma kendi eski yazdıklarının okuru olma düzeyini artık tutturamamaya başlıyor. Bunu, bir şairin, bir yazarın belli bir anda oluştuğu doruk anına ya da durumuna artık bir daha ulaşamaması gerçeğiyle karıştırmayalım. Koşullar değiştiği için geri düşmüş olmak da ayrı şey. Yeni durumlara ayak uyduramamadan da eskimiş olmaktan da başka bir şey benim demek istediğim. Başarısızlıktan söz etmiyorum.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu son yıllarda eskimişti. Ama bir Necip Fazıl Kısakürek'te bir yetenek erozyonu olmuştur. Bir Falih Rıfkı Atay da öyle... John Steinbeck (Con Staynbek)'in son yıllarında, böyle bir durum görülmüştür. Öyle ki bu yazara Nobel Ödülü'nün verilişi bazı çevrelerde sürpriz olarak karşılanmıştı
    iftadiye ve a_y_t_ü_l bunu beğendi.
  4. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Düşsel Anlatımın Özellikleri
    1.D.A.da konu; olağanüstü ve fantastik özelliklere sahip, hayal ürünüdür.
    2.Zaman belirli ya da belirsizdir; olağanüstü özelliklere sahip olabilir.
    3.Mekân, olağanüstü, düşsel öğelerden oluşmuş olabilir. Mekân günlük yaşamda karşılaşamayacağımız niteliktedir.
    4.Kişiler çoğu zaman gerçekten uzak kişilerdir. Olağanüstü nitelikte olabilirler.
    5.Düşsel anlatımda hayal, varsayım, abartma, kişileştirme gibi unsurlar çok kullanılır.
    6.Daha çok di' li veya miş'li geçmiş zaman kipi kullanılır.
    Örnekler: Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Gora, E.T,Yıldız Savaşları


    Düşsel Anlatımla; Düşsel Olmayan Metinlerin Benzer ve Farklı Yönleri:
    Benzerlikleri:
    Her iki anlatımda da yapıyı meydana getiren ögeler (kişi,zaman,mekan,ve olay örgüsü)aynıdır.

    Farklılıkları:
    1.Düşsel anlatımda: D.A.da konu; olağanüstü ve fantastik özelliklere sahip,hayal ürünüdür.
    Düşsel Olmayan Anlatımda: Konu yaşanmış ya da yaşanabilir olmalıdır. Günlük yaşama ait unsurlar konu olabilir.

    2. Düşsel anlatımda: Tema hayali unsurlardan oluşur
    Düşsel Olmayan Anlatımda: Tema konuyla ilgili olarak günlük yaşama ait, yaşanabilir özelliktedir.

    3. Düşsel anlatımda: Zaman belirli ya da belirsizdir. Bazen zaman ötesi nitelikler taşır.
    Düşsel Olmayan Anlatımda: Zaman belirli ya da belirsizdir. İçinde bulunduğumuz zamanın özelliklerine sahiptir.

    4. Düşsel anlatımda: Mekân olağanüstü, düşsel ögelerden oluşmuş olabilir. Mekân günlük yaşamda karşılaşamayacağımız niteliktedir.
    Düşsel Olmayan Anlatımda: Mekân, olağanüstü düşsel ögelerden uzak sıradan, günlük yaşamda karşılaşacağımız mekânlardır.

    5. Düşsel anlatımda: Kişiler çoğu zaman gerçekten uzak kişilerdir. Olağanüstü nitelikte olabilirler.
    Düşsel Olmayan Anlatımda: Kişiler gerçekte olabilecek, sıradan, günlük yaşamda karşılaşabileceğimiz kişilerdir.

    Örnek Metinler
    BİTMEYECEK ÖYKÜ
    Hâlâ havada uçmaktaydı Atreju. Kırmızı pelerini arkasında coşkun kıvrımlarla dalgalanıyor, deri bir kemerle yatırdığı simsiyah kıvırcık saçları rüzgârın etkisinde uçuşuyordu. Beyaz uğur ejderhası Fuchur (Fuchır), gökyüzündeki dağınık bulutların ve sisin arasından ağır ağır, dalgalana dalgalana uçmaktaydı. Bir aşağı, bir yukarı; bir aşağı, bir yukarı...

    Yola çıkalı ne kadar olmuştu? Günler geçti, geceler geçti; derken yine günler geçti. Atreju ne kadar zamandır yolda olduklarını bilmiyordu. Ejderha, uykusunda da uçabiliyordu; hep böyle gidiyor, gidiyordu ve Atreju da ejderhanın beyaz yelesine sımsıkı sarılmış durumda, ara sıra kestiriyordu. Ama bu, hafif ve huzursuz bir uykuydu. Bu nedenle de uyanışı bile, her şeyin belirsizleştiği bir rüyaya dönüşüyordu.

    Altlarında, ta aşağılarda dağlar, beldeler, denizler, adalar ve nehirler... Hepsi gölgeler hâlinde geçip gidiyordu... Atreju artık hiçbir şeye dikkat etmiyor, Güney Kehanet'ten bu yana sık sık yaptığı gibi binek hayvanını da dehlemiyordu. Önceleri sabırsızlanmıştı çünkü bir Uğur Ejderhası'nın sırtında Fantazya sınırlarının ötesine yani insanoğullarının yaşadığı dış dünyaya varmanın pek güç olmayacağını sanmıştı.

    Michael ENDE (Maykıl Ende)

    AĞRI DAĞI
    Çok çok zaman önce Anadolu'muzun doğusunun doğusunda ünlü bir Kafdağı varmış. Kafdağı, öyle böyle dağlardan değilmiş, soylu soplu, adı sanı belli bir dağlar padişahıymış. Koskocaman yamaçları, uçları bulutlara varan dorukları, yemyeşil uzanan etekleri varmış. Yaşarmış oğulları, kızları arasında. Kafdağı'nın kendisine benzeyen oğulları, kızları varmış. O bölgede bir dağ ailesi kurmuş.

    Büyük oğiu Yeni Kafdağı, babasına benziyormuş. Büyük, gösterişli ve yakışıklıymış. Evlenme çağı gelmeden bulundukları yörenin az ötesinde yaşayan, kendi hısımları olan Küçük Ağrı Dağı'yla söz kesilmiş. Zaman dolunca Büyük Ağrı Dağı'nın kız kardeşi olan Küçük Ağrı Dağı'yla evleneceklermiş.

    Büyük Ağrı Dağı, Kafdağı'nın karşısında onun kadar yüce, onun kadar kocamanmış ve kız kardeşiyle birlikte çok uyumlu, tatlı bir yaşayışları varmış.

    Gel zaman git zaman, günler, aylar geçmiş aradan. Büyük Ağrı Dağı, ordusunu toplayıp çok uzun süren bir savaşa gitmiş. Savaş bu, ne zaman biteceği belli olur mu? Ordusuyla savaşıp uğraşırken o, Kafdağı'nın sağlığı bozulmuş. Çok yaşlı olduğu için yaşayacak dermanın tükendiğini anlayarak çevresindeki dağ oğullarına, dağ torunlarına durumunun iyi olmadığını bildirmiş. Gün gelmiş, Kafdağı ölmüş. Onun yerine yaşça büyük olan Ağrı Dağı'nın padişah olması gerekiyormuş. Bunu iyi bir zaman bilen genç Kafdağı, dağlar başkanı Büyük Ağrı Dağı, seferden dönmeden padişah olmayı tasarlamış, öteki tüm dağlara düşüncesini söylemiş ve padişahlık tahtına oturmuş, diğer küçük dağlar bu durum karşısında ona bir şey söylememişler. Sözlüsü olan Küçük Ağrı Dağı da sesini çıkaramamış. Padişahlık sırasının ağabeyinde olduğunu biliyormuş ama sözlüsü Kafdağı'na ağzını açıp bir çift sözcük söyleyememiş. (Anonim)

    DÜNYALAR SAVAŞI
    Marslıların besin kaynağı olarak inkâr edilemeyecek şekilde insanları tercih etmeleri, Mars'tan gelirken yanlarında erzak olarak getirdikleri kurbanlarının kalıntılarının yapısına bakarak açıklanabilir. İnsanların eline geçen kuruyup büzülmüş kalıntılarından anlaşıldığı kadarıyla, bunlar (bedenleri silikondan oluşan süngerler gibi) silikonlu, gevrek iskeletleri, güçsüz bir kas yapıları ve çakmaktaşı büyüklüğündeki yuvalarının içinde kocaman gözleri olan yuvarlak kafalı, yaklaşık 1.80 metre boyunda, iki ayaklan üzerinde durabilen yaratıklardı. Anlaşılan her silindirin içinde bunlardan iki üç tane getirilmişti ancak dünyaya ulaşmadan önce hepsi öldürülmüşlerdi. Bu onlar için iyi olmuş da denebilir çünkü bizim dünyamızda ayakta durmaya kalkışmaları, bedenlerindeki bütün kemiklerin un ufak olmasına yol açacaktı.

    Uyumaya ihtiyaç duymuyorlardı, bir insanın kalbinin uyuduğundan daha fazla uyudukları söylenemezdi. Tekrar güç kazanması gereken büyük çaplı bir kas sistemleri olmadığından, bu periyodik dinlenme işlemi onların bildiği bir şey değildi, öyle görünüyordu ki ya çok az yoruluyorlar ya da hiç yorgunluk duymuyorlardı. Dünyadayken hareket edebilmek için mutlaka bir çaba harcamaları gerekiyordu ama yine de sonuna kadar hareket hâlinde kalabiliyorlardı. Yirmi dört saatin yirmi dört saatinde de çalışıyorlardı, dünyadaki canlılar arasında belki karıncalar için bu durumun geçerli olduğu söylenebilir.

    H. O. WELLS (Vels)
    iftadiye ve a_y_t_ü_l bunu beğendi.
  5. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    [COLOR="Black[COLOR="Red"]"]Söyleşmeye Bağlı Anlatımla Oluşturulmuş Metinlerin Özellikleri[/COLOR]
    1.Jest ve mimikler anlatımın gücünü arttırır.
    2.Sohbet, mülakat ve diyalog, monolog metinleri söyleşmeye bağlıdır.
    3.Karşılıklı konuşmalar, bağlama ve konuşulan kişiye göre değişebilir.
    4.Görme ve işitmeyle kurulan iletişim önemlidir.
    5.Vurgu ve tonlama önemlidir.
    6.Hikâye, Roman, Tiyatro, Röportaj, Monolog söyleşmeye bağlı anlatımın kullanıldığı metin türleridir.
    7.Roman, hikâye ve tiyatrolardaki karşılıklı konuşmalara diyalog, iç konuşmalara ise monolog denir.
    8.Tekrarlar söyleşmeye bağlı anlatımlarda ifadeyi kuvvetlendirir.
    9.Söyleşmeye bağlı metinlerde anlatımın süresi sınırlandırılmalıdır.

    Örnek Metinler
    ATTİLÂ İLHAN'LA MÜLAKAT

    İnsanın zevkle okuduğu romanlar, şiirler vardır. Hani canı sıkıldığında defalarca okuduğu hâlde, elinin yine de ilk onlara uzandığı kitaplar... Ekolleşmiş anlatımı olan bazı yazarlarımızın yapıtları artık alışkanlıklarımız olmuştur. Bu haftaki konuğumuz, hepimizin kitaplığına aşina olmuş bir yazar. Hem yazar hem şair hem senarist hem gazeteci hem de araştırmacı Attilâ İlhan...

    - Sayın İlhan, dilerseniz öncelikle edebiyat alanına girişiniz ve verdiğiniz ilk ürünleri öğrenelim sizden.

    - Edebiyat dünyasına pek erken girdim denilebilir. Gerçekten çocuk denecek yaşta yazıyordum ben. İlk şiirimi ilkokul üçteyken, ilk romanımı da orta ikide yazdım. Yazmak bende önüne geçilmez bir hevesti.Şiiri de o gün duygulanıp şiir olarak yazıp bırakmıyorum. Yazmak benim için sürekliliktir. Liseye kadar bu şekilde sürekli olarak yazdım. 1946'da lise ikinci sınıfta iken şiir dalında bir sanat armağanında derece aldım. Ve edebiyat alanına paraşütle bir iniş yaptım... Kendimi bir anda şiir dünyasında buldum... Aslında o ana kadar yazılmış on romanım vardı. O, on romanı yayımlayamadım... Ve artık beğenmediğim için de yayımlamayacağım. "Sokaktaki Adam" yani basılan ilk romanım, benim on birinci romanırndır.

    - Çalışma düzeninizden bahseder misiniz? Edebiyat alanında en üretken yazarlarımızdan bifmnfo. Bunu nasıl gerçekleştiriyorsunuz?

    - Felaket, asap bozucu nitelikte disiplinliyimdir. Sabah 07.00 - 09.30 arası, öğleden sonra ise 15.00-19.00 arası benim çalışma saatlerimdir. Geceleri kesinlikle çalışmam. Gece hayatım, içkim, sigaram olmadığı için erken kalkarım ve güne zinde başlarım. Üretkenliğe gelince, bu sürekli çalıştığım için oluyor En kaim romanlarımı bile günde bir sayfa yazarım. "Nasıl yetiştiriyorsun?" diyeceksiniz. Sürekli ve disiplinli çalıştığım için oluyor bu. Öyle ki çalışırken şubat ayının 28 çekip çekmemesini bile dikkate alırım.

    - Eserlerinizde kullandığınız dil hakkında neler söylemek istersiniz? Neden yoğun Osmanlıca brcMli yeğliyorsunuz?

    - Ağdalı bir lisan kullandığım doğru. Fakat ben geniş bir tarih reformu içinde roman yazıyorum. 1900'lerin Selanik ve İstanbul'da geçen olayları ve bunları yaşayan insanları yazıyorum. Mesela ittihat ve Terakki'den bahsederken Türkçeleştireyim derken 'Birlik ve İlerleme Partisi' dersem komiklik yapmış olurum. O zamanki konuları dönemin insanları olarak koruyorum. Eğer o kavramları anlatamazsak o devri de anlatamam. Entelektüel ve siyasi kavramları dönemin yapısına uygun olarak koymak lazım.

    - Peki, yetişen ve okuyan nesil tarafından anlaşılıp anlaşılmadığınız konusunda ne diyeceksiniz?

    - Umurumda değil. Anlasınlar keratalar! Zaten öğrenmeleri gereken kültür varlığımız o dille yazılır. Şimdi dili değiştiriyoruz diye onları reddedemeyiz. Romanlarımda zaten ben konuşurken şimdi kullandığımız dille, onları konuştururken yaşadığı devirde konuştukları gibi yazıyorum. Son romanım "Dersaadette Sabah Ezanlarında devrindekilerden daha ağdalı bir dil kullanıyorum. Çünkü olay 1900'de ve Selanik'te geçiyor. Başka bir anlatım dili seçmem imkânsız.

    ...

    - Şimdi biraz şiire dönelim. Siz edebiyat literatüründe şair sınıfından mısınız, yoksa yazar mı?
    - Pek çoğu beni şair sınıfına sokar. Fakat ben kendimi şair olduğu kadar yazar ve gazeteci olarak da görüyorum. Senaryo da yazıyorum. Yani ben edebiyatın, yazım dünyasının içindeyim.
    - Son bir sorumuz var Sayın İlhan. Edebiyatımız, hangi işlevi yüklenmesi gerektiğinin bilincine sizce vardı mı?
    - Tam anlamıyla varmış diyemem. Henüz modalardan kurtulamadılar. Yine de birkaç önemli yazarımızın olduğunu kabul etmek gerekir. Şu andaki durumumuz, Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatı çizgisine girmiştir. Bu durum Tanzimat sonrası olan Batı etkileriyle eşdeğerdedir. Taklit edebiyatı gelişmiştir Artık Türk edebiyatının ulusal bilincine varması lazım. Şu an var olan kozmopolitliği de ilericilik sayıyor bazı yazarlarımız. İşin en komik ve acı olan yanı da bu. Aynı durum Türk edebiyatında olduğu gibi, sanatın her dalında, Türk sinemasında bile var. Estetik düzeyde ulusal özellikleri kavramak ve öncelikle ulusal bir
    bileşime ulaşmak gerekir.

    Tüles HASDEMİR

    GELDİĞİ GİBİ
    Şu kış günleri yok mu sevemiyorum bir türlü... Her yıl boyunca: İnsanların çalışırken en çok düşündükleri, en çok eğlendikleri mevsim kıştır. Uzun gecelerde ocak başına büzülüp ne yapacağını şaşıran kişioğlu aklını işletmiş; hakikatleri, sırları araştırmış; masallar uydurmuş; insanlar, yasalar koymuş Medeniyeti kışın getirdiği ihtiyaçlar yaratmış değil mi?" derim ama olmuyor işte, boşuna. Ta gençliğimde Remy de Gourmont (Römi dö Gurmon)'un bilmem hangi kitabında okuduklarımdan kalma bu yankı kandıramıyor beni Doğru sözler, doğru ya, beni avutmaya, güz sonu içimi sarmaya başlayan o korkuyu andırır perişanlığı gidermeye yetmiyor.

    Soğuktan yakınacak değilim. Ne yalan söyleyeyim, öyle çok üşümedim ömrümde, serinlikler basınca sırtımı pekiştirmenin, oturduğum yeri ısıtmanın bir çaresini bulurum. Üşümenin, şöyle biraz üşümenin de bir tadı vardır doğrusu. Kar altında beş-on dakika, yarım saat yürüdükten sonra sıcak bir odaya girip parmaklarını hohlamanın zevkine doyulur mu? Gözlerinizin içi parlar. "Vuuuu! Üşüdüm!" diyerek mangala sobaya yaklaşırken gülümsememek, gülmemek elinizde midir? Keyifle hatırlarsınız üşüdüğünüzü...

    Kışı, gündüzleri kısacık olduğu için sevmem. Sabahleyin bir türlü doğmak bilmeyen güneş çekip gider. Hele şimdi! Saat dördü biraz geçti mi, ortalık kararıveriyor Ne anladım ben ondan? Penceremden bakıyorum, tertemiz bir hava, berrak... Bir çekicilik vardır. Ankara'nınki İstanbul'unki gibi öyle baygın değildir; yarı sevdalı, yarı hüzünlü hülyalar kurmaya sürüklemez, insanı çıkıp gezmeye çağırır Ama nereye gideceksin? Sen daha biraz yürümeden sular kararacak, çevreni seçemez olacaksın Lambaların ışığı ne kadar parlak olursa olsun, gezmelere elverişli değildir.

    "Yaşlandın sen artık, kocadın, yarım saat dolaşsan yoruluveriyorsun, dizlerin tutmuyor, bir de gezme sözü mü edeceksin?" diyeceksiniz. Haklısınız. Evet, yürüyemiyorum artık, çabucak bir kesiklik geliyor. Ama yaşlandım diye benim gezme, uzun uzun gezme hülyaları kurmamı da yasak edecek değilsiniz ya! Bırakın, unutuvereyım yaşlandığımı, unutayım da yaz gelince, o uzun günlerde dilediğimce gezebileceğimi umayım... Hem ben ışığı, ışıklı günleri yalnız gezmek, yürümek için sevmem ki! Bir yerde oturup çevrenize, ta uzaklara bakmanın da tadı yok mu? Gözlerinizin görebildiği bütün yerler sizindir, şu tepelerdeki ağaçlar, bir sıraya dizilmiş şu renk renk evler, şu uzaklaşan insan, şu yaklaştıkça yüzü beliren gölge, hepsi hepsi sizindir; sizindir de değil, sizsiniz onlar... Onlara baktıkça, onları gördükçe benliğimizin genişlediğini, zenginleştiğini duyarsanız. Yalnız değilsiniz, çevrenizde, gözünüzün görebildiği kadar uzaklarda hayat var, hepsini sevebilir, hepsini düşünebilirsiniz. Kışın ise öyle mi? Daralıverir, küçülüverir çevreniz. O kısacık günler, bu yeryüzünün varlıklarıyla beslenmenize yetmez, uzun gecelerde ise kendi kendinizle baş başa kalır, gündüz toplayabildiğiniz azıcık şeyi de çabucak tüketirsiniz. Ah, kış geceleri, bitmek bilmeyen, insanı kendi kendine, hep kendi kendini düşündürmeye sürükleyen kış geceleri! Size hep kendi kendinizi düşündürdüğü için de benliğinizi gözünüzde büyütür, büyütür. İçinizde tükenmez hazineler bulunduğunu sandırır... Evet, medeniyeti belki kışın getirdiği ihtiyaçlar yaratmıştır, kış geceleri belki hakikatleri araştırmaya, sırları çözümlemeye, masallar uydurmaya, araştırmaya, yasalar kurmaya elverişlidir ama bizi kendi kendimizle uğraşmaya, benliğimizi beğenmeye sürükleyen de odur.
    Neye yazdım bu satırları? Hiç... Işığa hasretimi, ışıklı yaz günlerine hasretimi söylemek istedim, işte o kadar. Böyle geldi, böyle yazdım.

    Nurullah ATAÇ[/COLOR]
    iftadiye ve a_y_t_ü_l bunu beğendi.
  6. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    Mizahi Anlatımın Özellikleri
    1.Okuyucuda uyandırılmak istenen etkiye göre düzenlenir.
    2.Ses, taklit, hareket ve konuşma önemlidir.
    3.Mizahi unsurlarda gerçekten sapma vardır.
    4.Mizahi unsurları oluşturmada karşılaştırmalar, durumlar, hareketler, kelime ve kelime gruplarından yararlanılabilir.
    5.Amaç okuyucuyu düşündürmek ve eğlendirmektir.
    6. Roman, hikâye, tiyatro, şiir, deneme gibi türlerde kullanılır.
    7.Mizahi anlatımlarda dil bir olayı anlatmak için kullanılır.(sanatsal, edebi işlevlerde kul.)

    AL HAKKINI GİT
    Nasrettin Hoca'nın, Akşehir'de kadılık yaptığı günler...
    Yoksul bir adam, eline geçirdiği bir parçacık ekmeği ile birlikte bir aşçı dükkânının önüne gitmiş, orada fıkır fıkır kaynamakta olan bir et çömleğinin başına geçmiş. Ve sonra ekmeği, çömlekten çıkan buhara tutarak yemeye başlamış. Bunu gören aşçı dükkânının sahibi:
    "Ver bakalım tirit parasını." demiş. Adamın yakasına sarılmış.
    Yoksul adam:
    "Yahu!" demiş dükkân sahibine. "Ben senin ne etinden aldım ne de etin suyundan, insaf et!"
    Dükkân sahibi, yoksul adamı yakaladığı gibi Nasrettin Hoca'nın önüne getirmiş.
    Olayı anlattıktan sonra:
    "Bu adamdan şikâyetçiyim, paramı isterim Kadı Efendi." demiş.
    Nasrettin Hoca, bir de yoksul adamı dinlemiş. Sonra cebinden birkaç akçe çıkarıp avucunda sallamaya başlamış. Sonra da dükkân sahibine:
    "Bu sesi duydun mu?" diye sormuş.
    Dükkân sahibi:
    "Duydum, Kadı Efendi." demiş.
    Nasrettin Hoca:
    Bu ses, senin hakkın olan sestir. Al hakkını ve durma git.

    TAM AÇLIĞA ALIŞIRKEN
    Zorlu bir kış olmuş... Nasrettin Hoca'nın parası tükendikçe tükenmiş. Ne yapacağını şaşırmış. Sonunda çareyi masrafı kısmakta, aza katlanmakta bulmuş. Bu arada, eşeğinin yemini kıstıkça kısmış Nasrettin Hoca.
    Azaltmış...
    Azaltmış... Her gün biraz daha azaltmış...
    Hayvancağız, yavaş yavaş gücünü yitirmeye başlamış. Yemini azaltmasına karşın, eşeğin yaşadığını gördükçe seviniyormuş Nasrettin Hoca. Ve günbegün, yemi azaltmayı sürdürmüş.
    Ama bir sabah ahıra gittiğinde ne görsün, hayvan ölmüş.
    Nasrettin Hoca:
    Ahh çekmiş derinden, tam açlığa alışırken öldü zavallıcık...

    TAŞLAMA
    Ormanda büyüyen adam azgını
    Çarşıda pazarda insan beğenmez
    Medrese kaçkını softa bozgunu
    Selâm vermek için kesan beğenmez

    Âleme ta'n eder yanına varsan
    Seni yanıltır bir mesele sorsan
    Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
    Camiye gelir de erkân beğenmez

    Bir çubuğu vardır gayet küçücek
    Zu'm-ı fâsidince keyf getirecek
    Kırık çanağı yok ayran içecek
    Kahvede fağfuri fincan beğenmez

    İş gelmez elinden gitmez bir kare
    Aslında neslinde giymemiş hare
    Sandığı gömleksiz duran mekkâre
    Bedestene gelir kaftan beğenmez

    Elin kapısında karavaş olan
    Burunu sümüklü gözü yaş olan
    Bayramdan bayrama bir tıraş olan
    Berbere gelir de dükkân beğenme

    Dağlarda kırlarda gezen bir yörük
    Kimi tımar sıpah kimisi bölük
    Bir elife dili dönmeyen hödük
    Şehr-istana gelir ezan beğenmez

    Yaz olunca yayla yayla göçenler
    Topuz korkusundan şehre kaçanla
    Meşe yaprağım kıyıp içenler
    Rumeli Yenicesi duhan beğenmez

    Kazak Abdal söyle bu türlü sözü
    Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
    Köyden şehre inse bir köylü kızı
    İnci yakut ister mercan beğenmez ( Kazak Abdal )
    beanatolia, iftadiye ve a_y_t_ü_l bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş